Yazar: Serenay Guler

  • İclal’in Dilinden

    Sevginin ne olduğunu bana hiç kimse öğretmedi.
    Bana öğretilen şey uyumdu. Sessiz kalmaktı. Yük olmamaktı. Evde sevgi gösterilmezdi; görevler vardı. Yapılması gerekenler, eksik bırakılmaması gerekenler… Sevilmek, bir şeyleri doğru yapmanın sonucu gibiydi.

    Büyüdüğümde bunu sorgulamadım.
    İlişkilerimde hep biraz daha fazla verdim. İş yerlerinde hep biraz daha uzun kaldım. Birinin yanında kalabilmek için kendimden eksiltmeyi doğal saydım. Erkeklerle kurduğum bağlarda da, iş arkadaşlıklarında da değişen bir şey olmadı. Görülmek yerine işe yarar olmayı seçtim.

    Masabaşı çalışıyordum ama sınırlarım masayla bitmiyordu.
    Ofisin aşçısı işten ayrıldığı gün mutfağa girdim. Kimse benden istemedi. Kimse “yap” demedi. Ama ben yaptım. Yemek pişirdim. Çünkü eksik olan her şeyin tamamlanması gerektiğine inanıyordum. Çünkü sevgi, benim için hâlâ boşluk doldurmak demekti.

    Yarım kalan işler beni rahatsız ederdi.
    Başkasının üstlenmediği sorumlulukları sessizce aldım. Akşamları ofiste kalan son ışık çoğu zaman benim masamdan gelirdi. Yorulduğumu hissediyordum ama gitmiyordum. Gitmek, vazgeçmek gibiydi. Vazgeçmekse sevilmemek.

    İşten çıkarıldığımı söylediklerinde şaşırmadım.
    Sadece masama baktım. Yarım kalmış dosyalar vardı. Bilgisayarı kapatmadan önce hepsini tamamladım. Masamı toplamadan önce yapılmamış işleri bitirdim. Kimse istememişti ama ben yine de yaptım. Çünkü alışmıştım: Sevilmediğim yerde bile faydalı kalmaya.

    Kapıdan çıkarken anladım.
    Hiç kimse bana gerçekten “kal” dememişti. Sadece “işe yarıyorsun” denmişti.

    O gün bir şey öğrendim.
    Sevgi, emeğin karşılığı değil. Kalmak, değerli olmak anlamına gelmiyor. Bir insan, eksildiği yerde güçlü olmaz; sadece kendini unutuyor.

    Artık sevgiyi aramıyorum.
    Çünkü öğrendim: İnsan önce kendini terk etmeyi bırakmalı.

    Serenay Güler

  • Kadınlarda Duygusal Yük: Görünmeyen Sorumlulukların Etkileri

    Duygusal yük, çoğu zaman fark edilmeden taşınan; planlama, düşünme, hatırlama ve başkalarının duygusal ihtiyaçlarını gözetme sorumluluğudur. Bu yük, fiziksel bir eylemden çok zihinsel ve duygusal bir süreçtir. Özellikle kadınlar için bu süreç, gündelik hayatın “doğal” bir parçası gibi görülür ve çoğu zaman adlandırılmaz.

    Kadınlar yalnızca kendi duygularını değil; eşinin, çocuklarının, ailesinin ve hatta iş çevresinin duygusal dengesini de korumakla yükümlü hissedebilir. Kim neye kırıldı, kim neyi unuttu, hangi konuşma ertelendi, hangi sorun büyümeden çözülmeli… Bu görünmeyen takip listesi, zihinsel bir mesaiye dönüşür.

    Araştırmalar, duygusal yükün uzun vadede tükenmişlik, kronik yorgunluk ve duygusal kopukluk hissini artırdığını göstermektedir. Sorun yalnızca “çok iş yapmak” değildir; asıl yük, her şeyin sorumluluğunu zihinde taşımaktır. Bu durum, kadınların dinlenirken bile dinlenememesine neden olur.

    Toplumsal roller, bu yükü çoğu zaman görünmez kılar. “Zaten yapar”, “o daha iyi düşünür”, “o hatırlar” gibi cümleler, duygusal yükün sessizce tek bir kişide toplanmasına yol açar. Oysa bu yük paylaşılmadığında, ilişkilerde eşitsizlik ve duygusal yalnızlık kaçınılmaz hâle gelir.

    Duygusal yükü hafifletmenin ilk adımı, onu fark etmek ve adlandırmaktır. Sorumlulukların yalnızca sonuçlarını değil, düşünme ve planlama süreçlerini de paylaşmak; kadınların üzerindeki görünmeyen baskıyı azaltır. Bu yalnızca bireysel değil, aynı zamanda toplumsal bir farkındalık meselesidir.

    Kadınlar çoğu zaman “güçlü” olmakla özdeşleştirilir. Oysa gerçek güç, her şeyi tek başına taşımak değil; yükün görünür ve paylaşılabilir olmasını sağlamaktır.

    Serenay Güler.

  • Kadınlar Ne İster?

    Görülmeyen İhtiyaçlar ve Sessiz Talepler

    “Kadınlar ne ister?” sorusu yüzyıllardır soruluyor; ama çoğu zaman gerçekten dinlenmiyor. Çünkü bu soru meraktan çok yargıyla, anlamaktan çok sınıflandırmak için soruluyor. Oysa kadınların istekleri basit değil; bastırılmıştır. Bu soru, bireysel beklentilerden önce kadının toplum içindeki konumunu, görünmeyen emeğini ve sessizce taşımaya zorlandığı yükleri anlamayı gerektirir.

    Kadınlar ne ister sorusu, çoğu zaman yüzeysel cevaplarla geçiştirilir. Sevgi, ilgi, güven gibi kelimeler sıralanır; ancak bu kelimelerin arkasındaki derinlik nadiren sorgulanır. Oysa kadınların talepleri, bireysel arzuların ötesinde, tarihsel ve toplumsal bir bağlam içinde şekillenir.

    Kadınlar Anlaşılmak mı İster, Güvende Hissetmek mi?

    Kadınların en temel ihtiyacı, yalnızca anlaşılmak değil; anlatırken savunma yapmak zorunda kalmamaktır. Güvende hissetmek, yalnızca fiziksel bir durum değil; duygusal ve zihinsel bir alandır. Kadınlar, söylediklerinin küçümsenmediği, hislerinin “abartı” olarak etiketlenmediği bir zeminde var olmak ister.

    Kadınların Görünmeyen Emeği

    Toplum, kadın emeğini çoğu zaman doğal ve kendiliğinden kabul eder. Evde, ilişkide, işte ve duygusal alanda üstlenilen sorumluluklar fark edilmediğinde değil; normalleştirildiğinde görünmez hâle gelir. Kadınlar, yaptıklarının “zaten olması gereken” değil, emek olarak görülmesini ister.

    Kadınlar Neden Susar?

    Suskunluk, çoğu zaman bir tercih değil; öğrenilmiş bir hayatta kalma stratejisidir. Kadınlar, konuşmanın bedelini erken yaşlarda öğrenir. Bu nedenle susmak; huzur, düzen ya da kabul görmek adına seçilen bir yol gibi görünse de, aslında bastırılmış bir varoluş biçimidir.

    Kadınlar Sevgi mi İster, Saygı mı?

    Bu soru genellikle iki seçenekli sorulur; oysa kadınlar için sevgi ve saygı birbirinden ayrılmaz. Saygı olmadan sevgi yük olur, sevgi olmadan saygı eksik kalır. Kadınlar, sevilirken küçültülmemeyi, saygı görürken yalnız bırakılmamayı ister.

    Kadınlar Ne İstemez?

    Kadınlar, yok sayılmak istemez.
    Söylediklerinin geçersiz kılınmasını, hissettiklerinin küçümsenmesini, “fazla hassas” etiketiyle susturulmayı istemez. En çok da, yaşadıklarını sürekli kanıtlamak zorunda kalmak istemez.

    Sonuç: Kadınlar Mucize Değil, İnsan Gibi Yaşamak İster

    Kadınlar mucize istemez.
    Özel muamele değil; adil bir varoluş ister.
    Görünmek, duyulmak ve yarım bırakılmamak ister.

    Bu sorunun cevabı, teorilerde değil; kadınların anlattığı ve çoğu zaman anlatamadığı hikâyelerde saklıdır.

    “Kadınlar ne ister?” sorusu teorik bir başlık gibi görünse de, cevabı en çok yaşanmış hikâyelerde saklıdır.

    Canımın İçi, susarak ayakta kalmaya çalışan kadınların iç dünyasını anlatır.
    Konuşamayan ama hisseden, direnen ama yorulan kadınların romanıdır.
    Orada kadınlar, ne istediklerini yüksek sesle söylemezler;
    çünkü hayat onlara susmayı öğretmiştir.

    Klepto Mami ise başka bir yerden konuşur.
    Toplumun “ayıp”, “hastalık” ya da “eksiklik” dediği bir yerden.
    Bir kadının, görülmeyen yaralarla hayatta kalma biçimini anlatır.
    Bu kitap, kadınların çoğu zaman ne istediklerini bile kendilerine itiraf edemedikleri noktaya dokunur.

    Her iki kitapta da ortak bir gerçek vardır:
    Kadınlar mucize istemez.
    Sadece insan gibi yaşamak, kendisi olmak ve yarım bırakılmamak ister.

    Serenay Güler.

  • Güçlü Görünen Kadınlar Neden Daha Geç Yardım İster?

    Araştırmalar, dışarıdan güçlü görünen kadınların psikolojik destek alma konusunda daha geç adım attığını gösteriyor. Bu durum, çoğu zaman fark edilmeden ilerleyen bir yalnızlık hâlini de beraberinde getiriyor.

    Psikoloji alanındaki çalışmalar, “güçlü kadın” imajının bir noktadan sonra kadının kendi ihtiyaçlarını görmezden gelmesine yol açabildiğini ortaya koyuyor. Sürekli ayakta duran, çözüm üreten, başkalarını toparlayan kadın; zamanla kendi kırılganlığını ertelemeyi öğreniyor.

    Toplumsal beklentiler bu durumu daha da derinleştiriyor. Güçlü görünen bir kadının yorulması, düşmesi ya da yardım istemesi çoğu zaman “zayıflık” olarak algılanıyor. Bu algı, kadının hem kendisine hem de çevresine karşı bir mesafe koymasına neden oluyor.

    Araştırmalar ayrıca şunu söylüyor:
    Kadınlar yardım istediklerinde, anlaşılmama ihtimalini erkeklere kıyasla daha yüksek görüyor. Bu yüzden “idare ediyorum” cümlesi, çoğu kadının iç dünyasında bir savunma cümlesine dönüşüyor.

    Travma ve stres üzerine yapılan çalışmalar, güçlü görünen kadınların duygusal yükü daha uzun süre taşıdığını, ancak bu yük boşaltılmadığında bedensel ve ruhsal belirtilerle kendini gösterdiğini vurguluyor. Uykusuzluk, kaygı, içe kapanma ve ani duygusal dalgalanmalar bu sürecin sessiz işaretleri olabiliyor.

    “Canımın İçi” ve “Klepto Mami” bu görünmez yükleri taşıyan kadınların hikâyelerinden doğdu. Çünkü bazen en güçlü görünen kadınlar, en çok anlaşılmaya ihtiyaç duyanlardır.

    Bu yazı bir hatırlatma için yazıldı:
    Güçlü olmak, tek başına dayanmak zorunda olmak değildir,
    ve yardım istemek, gücün eksilmesi değil; yön değiştirmesidir.

    Serenay Güler

  • “Klepto Mami” Kadınların Sessiz Mücadelelerine Dair Dokunaklı Bir Roman. (Farkındalık ve Empati )


    “Klepto Mami”, kadınların hayatındaki karmaşık duyguları ve bazen saklamak zorunda kaldıkları acıları konu alan bir roman. Bu eser, yalnızca bir hikâye değil; aynı zamanda kleptomani gibi toplum tarafından çoğu zaman yanlış anlaşılan bir rahatsızlığa dikkat çeken farkındalık niteliğinde bir yolculuk.


    Roman, bir kadının ve onun çevresindekilerin yaşadığı psikolojik, duygusal ve toplumsal zorlukları gözler önüne seriyor. Kleptomani ile mücadele eden karakterlerin iç dünyaları, okuru hem düşündürüyor hem de empati kurmaya davet ediyor.

    “Klepto Mami”, sadece bir hastalığı anlatmakla kalmıyor; kadınların sessiz çığlıklarını, toplum baskısını ve aile içi dinamikleri de derinlemesine ele alıyor. Okuyucu, karakterlerin yaşadığı sıkıntıları ve buna karşı gösterdikleri direnci keşfederken aynı zamanda kendi hayatına dair farkındalık kazanıyor.

    Neden Okumalısınız?

    Kadın psikolojisi ve toplumsal baskılar üzerine düşündürür

    Kleptomani gibi az bilinen bir rahatsızlık hakkında farkındalık yaratır

    Empati ve içsel güç üzerine ilham verir.

    Serenay Güler

  • “Canımın İçi” Kadınların Gücüne, Sevdiklerine ve Hayatla Mücadelesine Dair.

    “Canımın İçi”, kadınların hayatın zorlukları karşısında nasıl dimdik durabileceğini, sevdiklerini koruma içgüdüsünü ve duygusal bağların gücünü anlatan dokunaklı bir roman.

    Konu Özeti:
    Roman, Mihri, Saliha Anne, Rüçhan, Zühre ve anlatıcı gibi güçlü kadın karakterler etrafında şekilleniyor. Erkek karakterler Halit, Barış, Sezai, Eyüp Baba ve Asım ile etkileşimleri, her birinin hayatındaki karmaşık duygusal ve toplumsal mücadeleleri gözler önüne seriyor.

    Hikâye boyunca kadınların içsel gücü, aile bağları ve dayanışması ön plana çıkıyor. Karakterlerin yaşadığı olaylar, okura hem dramı hem de ilham verici bir güç sunuyor.

    Neden Okumalısınız?

    Kadın dayanışmasının ve güçlü karakterlerin etkileyici hikâyesini keşfetmek

    Hayatın zorlukları karşısında umut ve ilham bulmak

    Duygusal ve samimi bir okuma deneyimi yaşamak.

    Serenay Güler

  • Her kadının içinde anlatılmayı bekleyen bir hikâye vardır.

    Ve o hikâye anlatıldığında, sadece anlatan değil;
    dinleyen de iyileşir.

    Bu blog, tam da bunun için var.

    Farkındalık için.
    Kadının gizlediği gücü hatırlatmak için.
    Ve “yalnız değilsin” diyebilmek için.

    Eğer sen de kendi hikâyesini susturmak zorunda kalmış bir kadınsan;
    bil ki içindeki güç, senden vazgeçmedi.

    Sadece seni bekliyor.

    — Serenay Güler

  • Hoş geldiniz,yolculuğumuz başlıyor.

    Her kelimenin bir yaraya merhem,bir kalbe umut olabileceğine inanan biri olarak bu bloğu açtım.

    Burada; kadınların içindeki gücü hatırlatan hikayeler ,kendi yolumu çizerken öğrendiğim gerçekler ve kalbimde iz bırakan anları paylaşacağım.

    Belki de yazdığım bir cümle ,senin yolculuğunda bir adım olacak. Belki de unuttuğun bir duyguyu hatırlayacak ”yalnız değilim” diyeceksin.

    Bu sayfada samimiyet ,cesaret ve ilham var. Okudukça kelimeler çoğalacak ve kelimelerin büyüsünde buluşacağız.